Tacizime bile razıydın, yalayarak inseydim boynundan içeri... "Zaman" sessizce sıyırsaydı aklını etinden…
Çok yorgundun…
Şimdi başa dönsek ve olsam… Sonuna
gelsek ve gitsem…
Aslında benim varlık sebebim, seni bulutların üzerinden indirmekti sadece. Ayaklarını sağlam basması yere! Özün ile... Etine kaynayan kimliğini elinden çekip almam ve hiçleştirerek hafifletmem...
Bu yüzden çalmıştın kapımı... Harici kimlikler çok yorucudur, bilirim.
Fark edebileceğinden çok daha fazlasının başlangıcıydı bu. İç güdülerinin kucakladığı bir zihniyet değişimi... Senin gerçeğin pençelerini geçirmişken boynuna, benim adına tasmayı boynuna geçirmem elbette sembolikti...
Hayal sandıklarınız gerçeğe meyillidir... Bir bakarsınız gerçek gün gibi tam karşınızda... Açık her şey!
Bazılarının ise bedeni, gücün ve şiddetin ispatı değil yalnızca performanstır hakim olana...
İşte adım atmaya alıştığınız o eşiklerden içeride ne yaşayacağınız tamamen "kim/ne" olduğunuz ile ilgili...
Kimisi, ezikliği ile yer bulmaya çalışır kendine ayaklar altında, kimisi öz tabiatı ile hazla...
Ben yazarak havlayan, elinde organ ile salya akıtan güruhun zaten üzerine sifonu çektiğimden, kuyruk sokumunda o titremeyi hisseden kelebekleri karnında değil beyninde hissedebilen yapılara muhatabım elbette...
Al kendini getir bana dedim, burada olan hiç bir şeyin ispatı olmayacak... Gün ile silinecek her şey...
Ama geceler için asla söz vermedim... Hep orada asılı kalacaksın bir shibari ağına takılmışça...
Sonra her gün sileceksin aynaları ama çıkmayacak o yüzün...
Nedensiz sorular
sorarsam yine, neden dersen nedenimi merak etmeden bu son olsun diyebilirimdim gün ağarmadan…
Seni bıraktığım gecelerde, uyursan cehennem uyanırsan araf…
İstemesen de hatırlarsın, ortası yok bunun… Kısa bir kanama çözülür
iliklerinden gün ağardığında dönebilirsen dön yeniden... Konuşsaydım çok şey
söylerdim.
Yüzüme bak gördüğün şeyi susarak anla, anladığında artık o ben değilimdir...
Soru sorma sakın… Her şey aynı… Janis, aynı Janis.
Duvardan duvara çektiğin acın var kadrajımda kalan... Bir
kere görsen kendi yüzünü, dönüp bir daha bakarsın diyorum…
Etine iz bırakmanın zamanı hiç değildi ama o da yeterdi…
Kendi omzunda ağladığın o her gece...
Ve yürütemediğin her yol için ayrı çoraplar çürüdü çekmecende…
Dokunma duyunu kaybetmek üzeresin… Ayaklarıma ihtiyacın mı var? Huzura?
Daha önce de söylemiştim buna benzer bir şey hatırlar gibiyim, artık üzerinde dolaşan onlarca elin içinden belki biri benim ki olur yine diye
onlarca tecavüze adımı vereceksin…
Sarı çizgiyi geçmeden metroya binebiliyor musun artık?
Biliyor musunuz, içim geçiyor bazen... Sızıyorum. Her an birilerine “ Evet!” diyebilirim biliyorum... Haberiniz olsun, artık yalan
söyleyebiliyorum…
Okumadan attığım gazeteleri özledim.
Hatırlamıyorum... En son kime ne dediğimi, en son hangi cümle
sonuna sadece nokta koyduğumu, zamanında kan gövdeyi sararken yere yüzüstü
çakmalarımı...
Hangi ruh omurgama Efendi-n olmam için üflediyse, dimdik durmayı ve hangi ruh öğretmiş ise cin olmadan adam çarpmayı... Çözüyorum bağlarını... Öpsün ellerimden!
Her kim, kendisini sevmediğim halde çok sevdiyse beni bu
yalanla hemen kahrolsun...
Sakallı hırpani adamlar deniz kenarında adı olmayan bir şehir kurdular. Her gecenin kârı bir şişe rakı... Ve bende senin gibi gerektiğinden falanca olabilmek yüzünden hiç bir zaman o şehirde olamayacağım.
Her kim ya da her ne engelliyorsa özümüz ile yaşamayı ve kimin yada neyin gözü kaldıysa eteklerimdeki taşlarda, kahrolsun... Bazen sözlerimden dur! yağıyor kendi üzerime... Ama durmak mümkün değil...
Senin durumunsa benden çok daha vahim...
Oynadığın o perde, yuttuğu sahne tozunu öksürüp yüzüne baka baka kapanıyor...
Bir sessizlik...
Alkış sonrası....
İşte o sessizlik ki, bunca zamandır aldandığın kendine...
Ki, sorsalar bana işte o an, o sensin.
Tanrı sussaydı şahidimdi ki, söylerdim...
O evde merdivenden
aşağıya inerken, sol ya da sağ dönebilecekleri ilk odada ilk baktıkları yerde duran aslında daha önce hiç aramadıkları o sen gibi, hatta o odaya giren
ve o odadan çıkan herkes gibi özgür kalsın artık özün...
Ben bir gün... Işığın
gözlerimi kamaştırdığı bir barda, içkinin şişede durduğu gibi durmadığı ama şişenin inadına
içkide durduğu gibi durduğu, öylesine dik öylesine ayık bir anımda kime hangi masalı uyduracaksam, o masal onun olsun...
Tek gerçek şudur ki; "ayaklarımın altında tamamlanır elimin altındayken yarım kalan
tehlike!" Ve o an milad'ı takvimidir onun...
Kime en son bir delik açtığımı en son kime sen kiminsin diye
sorduğumu hatırlamıyorum...
Bir aynada bir çift
gözün anlamlarca bana bakması dışında bu bir çift gözün aynası olmak dışında
üzerine mermi gibi sıkılan cümlelerin, içinden bomboş geçmesi dışında çok
üzgünüm yetmeyecek, bırakacak hiç bir şey kalmayacak arkamda...
Bizim mutluluklarımız anlatılmaz! Asla paylaşılmaz, sevmez kimse aşmaları öyle ya, elbisen başka durur başkası giyerse üstüne... İğnelersin adaleti içerine...
Bu sen değilsin…
Bunu isteyen değilsin…
Ben Medusa değilim,
Ben Sahip olanım.
Ki,her şeyi geçiyorum, her gecenin sonunda bir sabah vardır diyen kişi, sabahı görmek için uyumuştur... Bunu diyen biri çok feci uyutulmuştur...
Ki, bilen bilir...
Her eylülün sonu hep ekim ve her tek sayının sonu zaten çift sayı..
Dünya yuvarlak öyle ya, nasıl olsa her gidenin yolculuğu yola
çıktığı noktada son bulur...
İyi ki yaptım yarım bıraktığım her şeyi...
Nasıl ki yarım bıraktığım Femdom ilişkiler, D/S, toplamında hakimiyet ise beni ben yapan,
Nasıl ki o yarımların birbirine sarılıp tamamlanmasıysa avucum da
uyardığım kırbaç,
Ve gündüzü yapan ve geceyi yapan da aynı güneşse ve bekleyen yeni bir gün ve yeni bir zamanı önceden kabullenmişsem
eğer, söylememiş olmamak için...
Benle derdi olan varsa, ben almadan, alsın aklını
gitsin!
Ne anladınız? Hiç bir şey!?
Aferin!
Siir...
YanıtlaSil