Hayata keskin bakışlarla bakardın. Panaromik izler, genelden
bir anlam çıkartırdın. Bakmanın ve görmenin farkını başını önüne eğdiğinde çok
net anlardın. Başın önünde, bakışların yerlerde olduğunda... Aradığının o yerlerde olduğundan çok
emindin... Başını dik tutmak yorucuydu senin için. Onlar seni böyle başı dimdik
görmek isterlerdi... Ama boynunu eğmek ve bakışlarını yüzünü yerlere bırakmak nasıl
da dinlendirirdi seni... Ne zaman bakışların yerlerde olsa bir huzur sarardı
bedenini...
Çünkü senin aradığın bastığım yerlerdeydi... Ayaklarımdı...
Bazen aşık olduğun kadının ayakları olduğu için, bazen de o
ayaklarına aşık olup sahip olduğun kadınlar vardı... Kimisinin ayakları yere
basmazdı kimisinin ise bastığı yerden ses gelirdi... Kimisi ayaklar ile nasıl
sevişilir diyerek anlamaz veremez, kimisi ise bunun nasıl bir haz olduğunu
keşfetmişti...
Sen ayaklarımı isterdin tutkuyla, çünkü yere sağlam basardım
ve ayak tabanım yüzün ile uyum içinde parmaklarım dudaklarınla senkronize haz
alarak hareket edebilirdi...
Önce geçtiğim yollardaki ayak izlerimi keşfettin...
Bıraktığım derin izleri izledin, o kadar tecrübeliydi ki dürtülerin ve merakın...
İyi tanımak için onları, dizlerinin üzerine çöktün önce, sonra eller izlerin iki
yanında destekçin, yüzün yerde bıraktığım ayağımın kokusunu çekerek takip
etmeye başladın beni. Çünkü onlara yakın olabilmenin diz çökmekten başka yolu
yoktu. Ne kadar uzun yürümüştüm, eminim çok yorgunlar bunca yoldan sonra diye
düşündün bu takip seni de yordu biliyorum. Ama inan bana doğruya giden yol
zaten kısa ve kolay bir yol değil... Biliyorsun bunu ve biliyorsun ki ne zaman
dizlerin çürüyene kadar yorulsan ve acı çeksen sonunda yorgunluğunu hissetmeyeceğin
kadar gerçeğe yaklaşacaktın. Bilerek devam ettin ve verdiğim molalarda ki zaman
aralarım senin bana yetişmeni sağladı. Ayağa kalktın ve işte karşımdaydın.
Titreyen ellerini ve dudaklarını gördüm önce, benizinin
rengi doğallığından daha da kırmızıydı... Terli teninden itaatin kokusunu
alıyordum. Yosun yeşili gözlerim okyanus mavisi gözlerine dikti bakışlarını... Trample’a ne gerek!? Bu kadarı kafiydi... Karşımda
olmanın senin üzerindeki ürperti ile karışık hazzı, rakının verdiği haz ile
birlikte yükseldiğinde, burnu açık siyah ayakkabıdan görebildiğin kırmızı ojeli
bir iki parmağa sahip ayaklarımın ayakkabıdan kurtulup ayaklarının üzerine
yerleştiği andaki irkilmendi ve cümlenin yarım kalmasıydı o an için en yüksek haz... Her ikimiz içinde böyleydi...
Bu zevki tanıyan bir kadındım bunu biliyordun ve aradığın o güçlü basan ayaklar bendeydi... Bu zevki tanıyan bir adamdın aradığım yüz sendeydi.
Bu bir
ibadetti... Bana olan ibadetini benim ayaklarımın dinine geçişini büyülü bir
ayin ile kutsamalıydım. Tarih belli coğrafyam belli...
Bana gel!
Gel ve kırmızı ojeli parmaklarıma uzanan kırmızı şarapla
yıkanmış ayaklarımın bileklerine bağladığım kırmızı kurdelaları dişlerinle
çözerek sarhoş olmak için bana yaklaş!
Hadi gel!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder