Zemin ve atılan temel sağlam ise üzerine inşa edilecek
yapıyı tasarlayacak ve kuracak olan bir mimardır Sahibe. Güçlü bir mimarsa
eğer, her alanı gereksinimlerine göre işlevsellik ve tekniği birleştirip ayrıca
estetik yaratıcılığı katıp ortaya gerçekten fonksiyonel bir yapı çıkarabilir.
Hele de bir de iç mimari konusunda zevk sahibi ise tadından yenmez.
Seninde bildiğin gibi “bu anlamda” çok sayıda mimar var. Ancak
bence ( ki burada okuduğun her şey bence elbette ) ortalama altı, ortalama,
ortalama üzeri ve yüksek domme/mimar olanları birbirinden ayırabilmek
gerekliliği. Karşı tarafın yani senin başlangıçtaki meselelerinden biri de bu aslında. Burada
bunu nasıl ayrıştırabileceğin konusunda elbette bir şey söyleyemem ancak dikkatli
olmanı öneririm. Bu öneri öncelikle gerçek anlamda dikkatini toplayabilmen ve
karşındaki yani bizlerden gelen gelecek olan sinyalleri doğru algılayabilmen
yani özünde alt başlıkları okuyabilmende gizli. Aynı anda bir çok insanı çok
iyi algılayamazsın değil mi? Aynı anda konuşan insanları net duyamaz
aralarından biri hayati bir şey söylese bunu kaçırabilirsin. Ortada sadece
gereksiz bir uğultu hatta gürültü olacaktır. O halde yapman gereken bana göre dinlemek
ve anlamak istediğin kişiye odaklanmandır. İzlemen sadece sözlerini değil az
önce bahsettiğim gibi kendisi ile ilgili verdiği ip uçlarını gözlemlemen
gereklidir. Eğer sana hitap etmediğini düşünüyorsan "o noktada" elbette yön değiştirmekte
sana kalır.
Şimdi yazarken aklıma gerçek bir deney ve konuya net
bir örnekleme geldi, çok severim.
Arşimet, bir deney yapmaya karar verir. Der
ki “aynı kütlede altın bir taç ile altın bir külçe eşit derece su taşırmalıdır.”
İkisini de suya atar. Ancak dediği çıkmaz. Nedenini araştırır ve bulur. Altın taç, saf altın değildir!
İşte o altın tacı başına takarak olmuyor maalesef. Mesele tacın saf mı değil mi? Mesele burada. Para ile satın
alınabilen bir şey olsa keşke ama maalesef. Para ile satın almaya çalışanları
da görüyorum. Sahibelik para ile satın alınır mı demeyin, birkaç güzel pahalı
pabuç, birkaç pahalı oyuncak, bir iki ipek çorap, güzel bir taç ile
görüntüyü/kasayı satın alabilir kişi. Ta ki kapısı tıklatılana kadar. Tık tık
tık! Kim o!? Köle ben! Şu an çok meşgulüm git buradan! ( Şu an gelecek olan
misafirlerime yemek yetiştirmeye çalışıyorum daha hamur karıp mantı keseceğim,
daha klozeti ovalamam lazım, çok yorgunum ayaklarım şişti valla, zaten 2 aydır
pediküre gidemedim eldeki resimler de tükendi zaten offf…) Efendim lütfen izin
verin! Defol Köpek! (Hay allah şimdi ne yapsam!) Peki Efendim!… İşte böyle
satın alınabilinir elbette… Parayı çok seviyoruz elbette ama böyle değil...
Sanıyorum ne demek istediğimi anlamışsındır.
İletişim önemli hele de bu yapıda içsel iletişim önemli. İletişimden
hiç kaçmadım bu güne kadar yani gereksiz görmedim. Şu an bu yazıyı okuyanlar arasında iletişim kurduğum "kişi-ler" vardır mutlaka. Bilinir ki sakınmam. Kendi adıma iletişim
kuracağım yapıları elbette geliş ve biçimlerine göre seçerim ancak diyalog
kurdumsa iletişimi açtım demektir. Zaten başında renk verir. Buna göre devam ederim yada keserim. Anlamadan, dinlemeden, yani seni bilmeden, hissetmeden, öğrenmeden, içine girmeden, denemeden, hakim olmak mümkün
değildir. Bir yapıyı kendi yönettiğin sisteme dahil edeceksen bunlara dikkat etmeli, özen göstermeli, zaman ayırmalısın. Çünkü bilmediğin hiçbir sistemi
yönetemezsin. İyi bir girişimci olabilirsin ama iyi bir yatırımcı hele de iyi
bir yönetici değilsen iflas kaçınılmaz. Sistemi çözdüğünde gerekli gördüğün
değişimi başlatır fazlaları atar eksikleri katarsın. Böyle yönetebilirsin aksi
halde mutlaka bir su kaçağı olur. Su kaçıran yeri bilirsin, çürür ve çöker.
Elbette kusursuz olmayacaktır ancak pürüzleri törpüleyerek ilerlemek oldukça
konforlu olacaktır.
Tam burada başlangıçta bahsettiğim mimari yapının inşa edilmesi için gereklilikler devreye giriyor. Diyelim ki sana hükmetmesini
gönülden istediğin bir Sahibe’ye ulaştın kendini sundun (Burada ayaklarınıza
kapanıyorum kendimi sunuyorum gibi salakça bir girişten bahsetmiyorum.) ve dinlenildin.
İşte burada da en önemlisi şu; "Varlığının yükünden kurtulmak
için kaldıramayacağın yüklerin altına koşmamalısın!"
Bu kendini net bir şekilde tanımak
ve tanımaktan geçer. Hani hep soruyorum ya “Kimsin sen!?” diye, işte önemli
noktalardan birisi bu. Herkes en iyi olanı, en güzeli, en büyüğü ister. Peki
senin gücün ne kadar? Ne kadar mukavemet gösterebilirsin? Güce dayanabilmek
için güçlü olmak zorunda değil misin? Kusursuz eksiksiz olmak tabi ki mümkün değil, ki bu herkes için geçerli, peki
o halde sen zayıf yanlarını hangi güçlü yanın ile tolere edebilirsin? Seni
diğerlerinden ayıracak dikkati üzerine çekecek yanın nedir? Nasıl tatmin edecek
nasıl ikna edeceksin? Eğer güçlü değilsen bu gücün altında yok olabilirsin.
Güçlüysen gücün üzerindeki ağırlığını hissedeceksindir. Ona “her anlamda”
direnç gösterebilmek, altında kalmak, zaten ulaşmak için kıvrandığın duygu değil
mi? Üzerinde hissetmek istediğin yok edilmeden ezilerek yaşamak değil mi? İstediğin
peşine düştüğün his bu değil mi? Yoksa peşinde olduğun şey başka bir şey mi? Sen kayıtsız şartsız gönüllü olarak kendini adamayı seçen itaati disiplini seçen sen değil misin!? Sadece efendini mutlu ettikçe mutlu olabilen onu tatmin ettikçe tatmin olan sen değil misin? İtaat etmekten çok fetişlerin peşinde misin yoksa!? Bu dünyayı, kaşıntıların tuttuğunda o izlediğin "prodüksiyon harikası" video filmlerdeki gibi mi sanıyorsun yoksa!? Yoksa sen aslında itaatkar değil misin!?
Neyin peşindesin!?
Fetişlerine giden yol bu köyden geçmiyor... Senin fetişlerin sadece sistem içerisinde öğe... Yani sen istediğinde değil sana sahip olan kişi için sadece ödül/ceza sisteminin içerisinde malzeme... Hepsi bu. Ha tabi derdin fetişlerinse sadece, o zaman para ile nasıl sahibe oluyorsa bastır parayı sen istediğinde senin fetişlerinle köle ol. Bu yol da var bilirsin... (Hoş burada da kim kime itaat ediyor bu da ayrı bir tartışma konusu)
Neyse konuyu toparlamak için;
Benim tarafımdan da başka bir izahı da şudur; Düz bir
zeminde yürüdüğünü düşün. Ayağının altında birşeyler var, tamam. Eğer üzerine
bastığın “şey” yumuşak dirençsiz küçük bir şeyse üzerine basar geçersin.
Hissetmezsin bile. Ancak üzerine bastığın “şey” bir yapısı sertliği direnci
olan daha büyük birşeyse dikkatini çeker ve onu hissedersin. Onun ne olduğuna
bakarsın, üzerine bastığında çıkaracağı ses önemlidir. Onu ezip kırdığında
içinden ne çıkacağını merak eder daha çok basarsın üzerine, daha sert daha da sert! İçinden
çıkan hoşuna giden birşeyse eline alırsın ve o senin olur. Dene istersen
ayağının altına bir üzüm tanesi koy ve bas üzerine, bir de ceviz koy ayağının
altına! Dene…
Yok yok vazgeçtim deneme. Üzümü de ben ezerim ayağımın
altında cevizi de ben kırarım! Sen zaten ne yapman gerektiğini biliyorsun bu
durumda.
Hadi afiyet olsun! : )
Çok kısa zamanda görüşmek üzere…

Duyguyu hissettirme tarzınıza ve yazım sitilinize bayılıyorum. Alıp götürüyor insanı , sırtımdaki kabuk resmen parçalanıyor hissiyatı yaşadıkça. Ve bu post sonunda gene içine düştüğüm ikilem körükleniyor. Acaba bana göre mi?
YanıtlaSilDilemma...:}
YanıtlaSilDilemma ve paradoks , aynı ikilemlerin arasında sıkışıp dönüp duruyoruz. Sayısız alınan kararlar ,yapılan tercihler. Sonunda ise hep hüsran. Bu esnalarda sizin o kutsal cümleniz çınlıyor kulaklarımda. "itaat etmeden huzuru bulumazsın." Galiba kaçınılmaz sona doğru adım adım yaklaşıyorum. İçsel huzur en önemli şey çünkü.
Sil:}... Acı sonda görüşmek üzere diyelim o zaman.
YanıtlaSilSonunda acı olduğu kesin ama ruhsal açıdan acı mı tatlımı şu an kestiremiyorum. Fakat uzman ellerde belkide tatlıdır acı olan.
YanıtlaSil